
Niçin çalışıyoruz bu kadar? En rahat evler, en güzel şehirler, en güvenli arabalar, en itibarlı okullar, en keyifli tatiller, en geçerli meslekler, vs, vs… Çocuklarımıza güzel bir gelecek hazırlamak için değil mi?
Kendimiz için istediğimizden daha iyisini çocuklarımız için istiyoruz. Çünkü çoğumuz kerpiç evlerde, sokak oyunlarında, tahtadan, telden hatta çamurdan oyuncaklarla büyüdük. Zift kokan tahta zeminli sınıflarda, beyaz yakalı siyah önlükler içinde okuduk. Biraz el yordamı ile kendi kendimize yetiştik.
Bizim çektiklerimizi onlar çekmesin diye, tüm çabamızı çocuklarımıza adıyoruz. Bazılarımız farkında olmasa da çocuklar bizim değil aslında, bize verilen emanetler; Allah’ın cennetten gönderdiği emanetler, geleceğe hazırlanması gereken emanetler. Cennete tekrar girmeyi hak edecekleri şekilde yetiştirmemiz gereken emanetler.
Onlar için en güzel şeyleri istiyoruz, onlara en güzel şeyleri vermeye çalışıyoruz da soruyor muyuz onlar ne istiyor? Çocukların ana-babaları ile “çocukça” güzel zaman geçirme “ihtiyacını” ne kadar karşılıyoruz? Ne hüzünlü bir çelişki değil mi? Çocuklarımıza vermemiz gereken, bizim istediğimiz şeyler mi yoksa onların ihtiyacı olan şeyler mi?
Yurt dışında kaldığımda, yaşadığım farklı tecrübeler sonucu bu konulara bakışım değişti. Çocuk yetiştirme konusunda çoğu toplum bizden daha iyi değil ama çocuklarıyla daha fazla konuşuyor ve daha fazla zaman geçiriyorlar… Bunu fark etmem sayesinde çocuklarım doğduktan sonra tekrar büyüdüm onlarla birlikte. Yaşarken farkına varamadığım bazı boşlukları doldurdum, onlardan aldığım küçük küçük dersler ile. Henüz bebekken bile öğretiyor küçükler, öğrenmesini bilen büyüklere.
Kendi algımız ile onlara bir gelecek vermeye çalışırken, geleceğin bizim algımızda değil, çocukların içine doğduğu gerçeklerle oluştuğunu anladım. Çocuklarımızı kendi kalıplarımıza sokmak yerine, onlara geleceğin kapılarını açmayı öğretmek gerektiğini anladım. Bunu yaparken büyüklenmemeli ve saygı duymalıyız onların temiz, ön yargısız zihinlerine. Onları yönlendirmeliyiz ancak gütmemeliyiz bence!
İşim gereği dünyanın birçok ülkesine gittim. Farklı milletler, farklı kültürler ile tanıştım. Yaşama dair çok farklı bakış açıları ile karşılaştım. Ama yaşamın renklerini oğlum Bilgehan doğduğunda daha farklı görmeye başladım. Sonra kızım İrem Nur doğdu. Yaşamın ışığına yeni renkler eklendi.
Oğlum konuşmaya başlamıştı, çok sevindik tabi ama arkası gelmeyen soruları sıralamaya başlayınca, itiraf edeyim yorulduğumu fark ettim bir ara. Ancak çocuktan gelen soruları cevapsız bırakamamak gerektiğini öğrenmiştim bi kere… Yılmadan cevaplamaya çalıştım her seferinde. Çünkü, cevapsız bıraktığımız soruları başkaları cevaplar. Ve o başkaları da sevimli, tatlı dilli, güler yüzlü olsalar dahi sizin ve çocuğunuzun iyiliğini istemiyor olabilirler.
O küçük sorulara cevap vermeye çalışırken büyük büyük şeyler öğrendiğimi fark ettim. Cevap vermekten yorulduğum zamanlar da oldu. Öyle zamanlarda, cevapları oğlumun kendi yorumları ile bulmasını sağlamaya çalıştım. Çünkü asıl meselenin “akıl vermek değil, aklı uyandırmak” olduğunu anlamıştım.
Örneğin, yurt dışına gideceğimde oğlum ince ince sormaya başlardı, “baba, o ülke düşman mı dost mu?” diye… Döndükten sonra da devam ederdi sorularına. Verdiğim her cevaptan sonra da “niye?” diye sorularına sorular eklerdi. Baktım sonu gelmiyor, “bir ülkenin bize dost veya düşman olması bizim gücümüze bağlıdır oğlum!” dedim. “Niye?” diye sordu yine… “Biz güçlü olduğumuz sürece, dostlarımız mutlu olur, düşmanlarımız da dost görünmeye çalışır” diye cevap verdim. Bu cevap işe yaramıştı ama uzun sürmedi. Baktığı tarih atlasından anladığı kadarı ile yeni sorular sormaya başladı; “baba, şu, şu ülkeler eskiden bizimmiş ama şimdi değiller! Niye?”… Hadi bakalım, başladık yine. “Oğlum eskiden biz daha güçlüymüşüz sonra zayıflamışız ve o ülkeleri kaybetmişiz” dedim. Bu sefer de “niye zayıflamışız?” diye sordu.
4-5 yaşındaki çocuğa tarihin akışını ne kadar anlatabilirdim ki? Şöyle bir kurnazlık geldi aklıma; “bak oğlum, eskiden yemeklerimiz bize güç veriyormuş, sonra güç vermez olmuş” dedim ve bu sefer ben sordum “biliyor musun niye?” diye… Oğlum “niye?” deyince de yapıştırdım cevabı; “çünkü, düşmanlarımız biz bu Türkleri yenemiyoruz en iyisi onları zayıflatalım demişler ve çocuklarımızı hamburger gibi, kola gibi, pizza gibi, çikolata gibi kendi yiyeceklerine alıştırmışlar. Bunları yiyen çocuklarımızın güçleri azalmış sağlıkları bozulmuş. Sonuç olarak da askerlerimiz zayıflamış ve o ülkeleri kaybetmişiz” dedim.
Oğlum formülü yakalamış olmalı ki, bu sefer “peki, bizim askerlerimiz önceden ne yiyormuş da güçleniyormuş?” diye sordu.. İşte fırsat. Tam sırasıydı; “Hamburgerden önce Hunburger varmış” dedim. “Selçuklu köftesi varmış. Osmanlı pizzası varmış.” dedim. Sonra pekmezli suyu çalkalayıp köpürttüm ve dedim ki: “İşte bu da Türk kolası.” O günden sonra oğlum pekmezli suyu, Türk kolası diye içmeye başladı. Kahvaltılarda çikolata yerine, Selçuklu çikolatası yani tahin pekmez yedik. Cezerye Türk çikolatası oldu. Cevizli sucuk ise Osmanlı çikolatası.
Ecdadımızın güç veren yemekleri, zaman içinde Adana kebap, Urfa kebap, Laz çöreği, Kürt böreği, Tatar ekmeği, gözleme, erişte, mantı, etliekmek gibi değişerek günümüze gelmiş diye anlattım. Ve tabi “fast food” türünden çok daha sağlıklı olduklarını da…
Zamanla fark ettim ki çocuklarım, hamburger veya kola istemediler. İşe yaramıştı çocukça hikâyeler. Hatta oğlum ilkokulda arkadaşlarına da anlatmış bunları. Bu da bir veli toplantısında, “çocukları yabancı markalı yiyeceklerle ödüllendirmenin doğru olmadığını” anlatmam için iyi bir fırsattı.
Oğlum liseye başladığı yıl “baba, ben çocukken anlattıkların yalandı değil mi? diye sordu, büyümüş bir eda ile... “Hayır oğlum, yalan değildi hikâyeydi” diye cevap verdim, güldük birlikte…
Bir de şunu fark ettim; çocuklara olan sevgimizi bazen garip sözlerle ifade ediyoruz. “Kerata”, “eşek sıpası” gibi sözleri sevgi ifadesi sanıyoruz. Hareketli çocuklara da “yaramaz” diyoruz. Oysa hiçbir çocuk yaramaz olacak kadar büyük değildir, bunu çoğu zaman anlamıyoruz. Meraklıdır. Enerjiktir. Keşfetmek ister. Sorar öğrenmek ister. Böyle çocuklara “yaramaz” yerine “afacan” demek bence daha uygun gider.
Sözcükler küçüktür ama büyük anlamlar taşır. Çocuk yetiştirmek; sadece iyi okullar, iyi meslekler, iyi imkânlar sağlamak değildir. Onları dinlemek, sorularına sabırla cevaplar vermek ve onlarla birlikte kaliteli zaman geçirmek de gerekir.
Çünkü çocuklar bizim geleceğimiz değildir, biz onların geçmişiyiz; biz onların geçmişinde kalacağız demek daha gerçekçidir! Kalın sağlıcakla ve tatlı anılarla.