
Mevlâna’nın öğütleri ile “içsel yolculuk” başlatan kişi, gönül aynasını berrak tuttukça, doğru dostluklarla ilerledikçe huzur da gönlünde yeşermeye ve kök salmaya başlar.
*
Mevlâna’ya göre insanın kendini tamamladığı en yüksek ufuk dostluktur… Ama hangi dostluk? Dostluklar çeşit çeşit, seviye seviye… Gerçek ve kalıcı dostluklar kurmak isteyen kişinin, bedeniyle çalışırken ruhu ile de zorlu bir tecrübe biriktirme yolculuğunu göze alması gerekir.
*
Yolculuk sırasında zorluklarla karşılaşan herkes tecrübeli olmaz; sadece karşılaştığı zorluklara, sorunlara çözüm üretebilen kişiler tecrübeli olurlar. Zorluklardan kaçan, kirpi gibi içine kapanan, sorunları aşmak için acı da olsa gerçekleri anlamaya çalışmak yerine tatlı yalanlara aldanarak kendini avutan, kendisi bizzat zorluk olan, suçu hep başkasına atan, çözümü hep başkasından bekleyen, zorluklara karşı kolaylaştırıcı çözümler üretmeyen, çözüme destek olmayan kişiler asla tecrübeli olamazlar; bunlar, ömrü varsa aksi bir yaşlı, huysuz bir ihtiyar olurlar. Dahası olsa olsa ömür törpüsü olurlar ve kendisine de başkasına da dost olamaz bunlar.
*
Zorlu ve tecrübe dolu bu içsel yolculuk bazı gönüllerde kısa sürede tamamlanır, bazı gönüllerde yıllarca sürer. Sonuca ulaşma hızı, kişinin insanlık seviyesine olan bağı ile doğru orantılıdır. Beşer bu, bazen şaşar, bazen düşer denir ya; şaşsa da düşse de ders ala ala yürüyerek tecrübe heybesini dolduran beşer nihayetinde insan olma seviyesine ulaşır ancak.
*
Beşer şaşırdığında gelen bir düzeltme, düştüğünde kalkması için uzanan bir el bazen kendi içinden gelse de bazen de dışarıdan bir dosttan gelebilir. Yolculuğu kolaylaştırmak için dostlar bu yüzden gereklidir; ancak bazı dostlar yolculukta pusulayı saptırabilir, bazıları birlikte yükselirken bazıları birlikte kaybolabilir. Mevlâna’nın öğütlerinde, doğru dostu seçebilmenin önemi üzerinde durması boşuna değildir.
*
Mevlâna’nın şiirlerindeki dostluk, görüntüde değil; anlamı yaşatmaktadır. Çünkü Mevlâna; ayrılığı değil birliği, öfkeyi değil merhameti, hükmetmeyi değil anlamayı, otoriteyi değil iletişimi öğütlemiştir. Puslu zihinlerde akıl doğru çalışmaz ve bu gönüllerde berrak görüntü de oluşmaz. Yanlış dostlar zihni kirletip bulanıklaştırır. Mevlâna’nın “dost, dostun aynasıdır” sözündeki sır, o aynada açıkça görülür. Çünkü insan kendini ancak bir dostun veya dostlarının gönlünde görerek tanır. Tanıdıkça yolculukta hız ve zaman kazanır.
*
Dostluk, aynı dili konuşmaktan ziyade, aynı duyguyu paylaşmak, aynı hedefe yürümek bazen koşmaktır. Birlikte koşmak için uyum ve denge gerekir. Duygudaşlık, yani empati, denge ve uyum ile birlikte huzurun temelidir. Paylaşmayı bilenler gönüldeki huzuru çoğaltır; paylaşmak ile bölüşmek arasındaki farkı anlayacak kadar düşünemeyenler, bencillik ve kibir etkisi ile paylaşma yerine bölüşme derdine düşenler ise değil huzur vermek olan huzuru da kaybederler.
*
Zihin ve gönül arasındaki dengeyi kurmadan huzur arayanlar dışarıya koşar; dengeyi kurup huzuru bulanlar ise içeriye döner. Çünkü “huzur insanda”dır; kişinin içsel yolculuğundaki “huzur vakti” gölgesi ile övünmeyi bırakıp, özündeki ışığı görmesi ve ışığı vermek için neyin yandığını anlaması ile başlar.
*
“Huzur İslam’dadır” diyenlerin şu ayrımı doğru yapmaları gerekir: İslam dini beşer türüne insan olmayı öğretir, bunu da ahlak seviyesinden erdem seviyesine çıkmayı anlatarak yapmaya çalışır. Oysa insan olmadan Müslüman olunacağını zannetme hastalığına tutulanlar, insan olma seviyesine çıkmadan mahlukatın hayvansı yönlerinden kurtulmadan dinin öğrettiği ahlak ile değil de Yahudi veya Hristiyan fark etmez bir din mensubiyeti ile kendini ifade etmeye çalışanlar, bakınız her yerde huzursuzluğun kaynağı oluyorlar. Dinin ahlak yönünü ihmal edenler, yolculuğun bu kavşağındaki manayı atlıyorlar.
*
Bu farkındalığa ulaşanlar “huzur İslamda”dır sözünün, ancak insan olma seviyesine giden yolculuğu başarı ile tamamlayan Müslümanlar sayesinde mümkün olacağını ve dünyaya yayılacağını anlar. Çağımızın salgını yalnızlık, hastalığı öfke, mikrobu ise kibirdir. Zenginlik ile şişinenlerin, karizma ile övünenlerin, güzellik ile geçinenlerin, gösteriş için ibadet edenlerin, itibarı debdebe ve şatafatta arayanların hepsi de huzursuzluk kaynağıdır. Yolculuk sırasında heybesini tecrübe ile dolduranlar, şu gerçeği de anlar: Huzur, dışarıdan gelen bir ses değil; içeride büyüyen bir sükûndur…
*
Kişiyi “insan olma” yani “eşref-i mahlukat” seviyesine taşıyan içsel yolculuk ancak dostluk ve dayanışma ile kolaylaşır demiştik ya; peki mahlukata “şeref” katan hangi özelliğidir sizce? Cevap, insan olma yolculuğunda yükselirken aklını kullanma seviyesinde yükselmeye bağlıdır biraz da. Aklını kullanma seviyesinde yükselen kişi ahlak seviyesinde de yükselir, önce ahlakı güzelleşir sonra güzel ahlak seviyesinden “erdemli kişi” seviyesine ulaşır.
*
İşte bu yüzden zihin, gönül, dostluk, dayanışma tüm bunlar yanında bir de ahlaktan erdeme yükselmiş akıl varsa, kişi denge içinde tamamlanır. Bu seviyeden itibaren kişi, fedakârlık ile birbirine yer açan dostlukların, insan olmanın en yüksek makamı olduğunu anlar. Bir taraf feda ederken, diğer tarafın kâr ettiği dengesiz dostluklardan uzaklaşır. Güce ve menfaate tapmayı bırakır, adalete yaklaşır. Adaletin oluştuğu an “huzur vakti”dir!
*
Mevlâna’nın çağları aşıp günümüze ulaşan öğüdü hâlâ geçerlidir: “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır.” Bu öğüdün iki katman sonrası, aynı duyguyu paylaşmadığın kişiye güvenmek, dost edinmek, uğruna fedakârlıklar yapmak “hırsızın önüne kilitsiz kapı bırakmak” gibidir gerçeğini anlamaktır.
*
Yolda kalmamak için doğru dostları, yani azığında huzur ile yolculuğumuza katılanları, huzurumuzu çoğaltanları seçebilmek dileği ile…
*
Huzur insandadır, ancak o huzur insanın içindeki insan kadardır...
*
İnsanlık ufkunda buluşabileceğimiz dostlukları artırmak duası ile Mevlâna diyarı Konya’dan selamlar herkese…