Yalan geniş ve derin bir konu... Renklisi var, karası var. İstisnası var, haramı var. Yalana karşı mücadele edenlerin de yalanın içine düşme riski var. Yanıltmak için olanı var yanlışı düzeltmek için olanı var. Menfaat için olanı var, bir tehlikeyi önlemek için olanı var... Var da var!

“Bir yalanı yargılamadan önce yalanın söylenme sebebine bakmalı" diyor bu konularda kafa yoranlar; yalanı söyleyen kendine menfaat elde etmek için mi, aldatmak için mi yalan söylüyor, yoksa bir tehlikeyi savmak için mi? “Doğru bilgiler ile bile milletimizi yanlış yollara saptıranların olduğu” durumları da atlama. Öyle durumlar var ki doğru bir söz içindeki birkaç sözcüğü cımbızlamak, bağlamından koparıp aktarmak bile yalana dönüşebiliyor.

Yalan her zaman dil ile de söylenmiyor, bazen beden ile yapılıyor. Örneğin bir yalancının, sahtekarın, ya da dolandırıcının güven kazanmak için umreden, hacdan, camiden, namaz kılarken ve Kur’an okurken resimler çekinip herkese göstermesi buna örnektir. Bunun bir üstü ise “dinimizde tartışmasız haram olan tefecilik ile geçindiği halde, karnını ateş ile doldurup kat kat faiz yediği halde, faiz haramdır” diyenler; dilleri ile doğruyu konuşurken, yaptıkları yanlışı doğru gösterme peşindeler.

Yalan söyleyen bir ağızdan kolayca dökülüveren yeminler, o sözün sahibini güvenilir kılar mı sizce? Kılmaz elbette. Ancak bizim gibi Müslüman inancına bağlı toplumlarda "yemin edene inanmak gerekir" gibi bir algı yerleşmiş iyice. Yemin eden kişi gerçekten samimi bir Müslüman olsa ne âlâ. Çünkü yalan yere yemin etmez Müslüman asla… Ancak nice yalancılar, sahtekarlar, hırsızlar var ki, Müslüman kılığında görünüp, Müslüman kisvesi altında konuşup topluma karışıyor ve güven kazanıyorlar. İşte sorunlar da tam burada başlıyor.

Bunlara karşı en iyi tedbir lafa, kılığa aldanmayı bırakıp işin aslını aramak değil midir?

1994 yılındaki bir yazımda bu konuda şöyle demiştim: Allah insanı mükemmel yaratmış, insan beyni ise bir mucize adeta. Ancak en zeki insanlar bile söyledikleri yalanı unuturlar en fazla birkaç ay sonra... Çünkü Allah mucize gibi çalışan insan beynine, söylediği yalanı aylar sonra hatırlatacak bir mekanizma yerleştirmemiş. Unuttuğu yalan ortaya çıkmasın diye yeni yalanlar uyduranlar, bunu da beceremeyince yalanı fark edenleri "yalancılıkla" suçlayıp iftira atanlar da az değil aramızda. Söylediği yalanları her gün defalarca tekrar ederek yıllarca unutmayanlar müstesna; onlar zaten yalanı sermaye yapanlardır, işine ve makamına.

Yalana Aracı Olmak

Bunların şerrinden emin olmanın yolu; hadis-i şerifte öğretildiği üzere, aldığı duyumları olduğu gibi doğru kabul edip yaymak yerine sorgulamak ve doğrulamak için çapraz kontrol yapmaktan geçer. Yapılan bu kontrol sonunda doğru olmadığı anlaşılan yalan yanlış bir haber, son duyan Müslümanda kalır ve yayılmaz. Ne kadar güzel değil mi?

Ne var ki herkesin böyle sorgulamaya, doğrulamaya vakti yok, hatta çoğunun hakikati ortaya çıkarma gibi bir derdi de yok. Onlara göre tek mesele menfaat, mevki ve makam. Duyduğu bir söz ya da yayılan bir fısıltı çıkarına uyuyorsa, ne Allah korkusu kalıyor ne de ahiret hesabı... Öyle ki, “para gelsin de nasıl gelirse gelsin, sana hırsız diyenleri o para ile susturursun” gibi alçak ve aşağılık sözleri sanki bir lafmış gibi konuşanlar bile çıkıyor zaman zaman.

Bu laflarla ar damarı çatlayanlar, utanmamayı marifet sanıyorlar ve menfaat geldikçe sallıyorlar! Karşılarına çıkıp "Bir dur!" diyebilen de olmuyor bazen. Bunlar kusuru yüzüne söylenmediği için zamanla, aybını marifet zannediyor. Ayıbı ile utanmak yerine gurur guyacak kadar ahlaktan uzaklaşıyor.

Bu durum yalnızca sosyal medya paylaşımlarında değil, ekonomide de ticarette de siyasette de karşımıza çıkıyor: Son günlerde gündemi meşgul eden batık yatırım fonları da böyle bir zihniyetin ürünü değil mi? Bunun gibi daha neler var kim bilir heybede!

Müslüman kişi de hata yapabilir, günah işleyebilir ama ideal Müslüman kasten yalan söylemez, yalana da aracılık etmez! İdeal Müslüman da nedir demeyin yani mümin olma çabasındaki Müslümanı kastediyorum, şekilleri taklit eden değil dinin manasını anlamaya ve yaşamına uygulamaya çalışan Müslüman. Onlar yalanın, yalnızca söyleyenin meselesi değil, toplumsal bir illet olduğunu bilirler.

Okuduğu haberin, işittiği sözün doğruluğunu araştırmadan başkasına aktaran; gördüğü videonun gerçekliğini sorgulamadan yayan; hoşuna giden habere doğru olduğu için değil, işine geldiği için inanan herkes yalanın yayılmasına hizmet eder. Maalesef bunların farkında olmayan müslümanlar da vardır. Bunlar güzel ahlak ile amel ederek cenneti hak etmek için “mümin olma” seviyesine çıkmaya çabalamak gerektiğinin farkında da değildir.

Farkındalık sahibi olmadan, dini şekil görüntü ve söylenti boyutunda yaşayanların, dindeki manayı anlama ve yaşamına uygulama çabası olmayanların zamanla gerçekle bağı kopar; akıl yerine algı ile düşünürler. Sonuç? Sonuçta, toplum cahillerin âlimlere akıl vermeye kalktığı bir ortam olur; malumat ile bilgi arasındaki farkı anlayacak seviyede düşünemeyenler siyasetçi, akademisyen, bürokrat gibi makamlara ulaşabilirken, aklını kalp gönül ve baş beyin seviyesinde kullanarak düşünebilenler karagürültücü cahiller tarafından dışlanır ve bastırılırlar.

Böyle toplumların önce dost kılığındaki düşmanlar tarafından aldatılması, kolayca yönetilmesi, güdülmesi, sömürülmesi kaçınılmazdır.

Beşerden İnsana

Peki bu girdaptan nasıl çıkılır? Tam bu noktada şu soru beliriyor: Toplumu oluşturanlar ne kadar "beşer" ne kadar "insan"?

Hani derler ya: "İnsan beşer, bazen şaşar bazen düşer." Bu sözden hareketle beşer nedir, insan nedir? Toplumu oluşturan çoğunluk hangisidir? Bu soruları cevaplamak önem kazanıyor… Çünkü eğitimden, adalete her konuyu etkileyecek bir konunun merkezi burası…

Beşer ile insan tip olarak aynı görünse de mana olarak çok farklıdır, çoğu kişi bu farkı da göremez. Kolay da değildir zaten. Acizane ben beşeri, insan olmaya, yani eşref-i mahlukat mertebesine ulaşmaya niyetlenmiş bir yolcuya benzetiyorum. Beşerin bir kısmı bu yolculuğu tamamlıyor, irade ahlak ve akılda yükselerek şeref kazanıyor ve eşref-i mahlukat seviyesinde insan oluyor. Bir kısmı ise yolda kayboluyor; hatta kaybolduğunu fark etmeyenler bile oluyor. Onlar çıkmaz sokaklarda dönüp duruyor, fakat yine de konuşuyor yiene de ahkam kesiyor. Onları dinleyip takip edenler bile çıkıyor. Peki, o kısır döngü çukurundan nasıl çıkılıyor?

İşin aslını arama becerisi, gerçeği ve hakikati kavrama çabası hayati bir önem kazanıyor burada.

Beşer olmak şekildir, insan olmak ise mana... Beşer dinin şekillerini anlıyor ve taklit ediyor. İnsan olan ise dini manada yaşamaya çalışıyor ve gösterişe alet etmiyor.

İnsan olmak görüntüye, dedikoduya aldanmamayı, işin aslını aramayı ve şeklen Müslümanlığı aşıp mana boyutunda mümin olmaya çabalamayı gerektiyor!

Bu bağlamda beşer ile insan arasındaki fark gayet açık hale geliyor:
Beşer haklı çıkmak için konuşur; insan hakikati ortaya çıkarmak için konuşur.
Beşer cevap vermek için dinler; insan anlamak için dinler.
Beşer işine geleni, hoşuna gideni yayar, insan işine gelmese de hoşuna gitmese de hakikati yayar.
Beşer başa bela gelince tepki vermek, suçlu aramak için yarışır; insan olan ise zamanında basiretle tedbir almak ve suçu önlemek için uğraşır.

Akıl Ahlak ve Hakikat

Beşerden insan olmaya yükselmek için algı ile aldanmayı bırakıp akıl ile düşünmeyi ve sorgulamayı öğrenmek gerekir.

Ancak akıl doğru soruları sorabilecek kapasitede; ahlak ise o sorulara dürüstçe yanıt verebilecek kalitede olmalıdır.

Akıl, başkasına yönelttiği eleştirinin kendisine de yapılmasını kabul edecek olgunlukta; ahlak ise eleştirirken de eleştirilirken de haktan sapmayacak adaleti taşıyacak güzellikte olmalıdır.

Gündemdeki batık fon rezaletine bir de bu açıdan bakalım: Sorun yalnızca bir mevzuat açığı veya ihmal ya da suistimal midir? Yoksa kolay kazanç hırsı ile mevzuattaki açıklardan yararlanma ahlaksızlığı mı?

Bu arada tedbir almak sadece devletin veya kurumların görevi değildir. Dolandırılmamak için hırs ve algıyla değil, akılıselim ile hareket etmek; yalanın taşıyıcısı olmamak için duyumları aktarmadan önce tahkik etmek, bir tüyoya kanmadan evvel kaynağını sorgulamak... Çok mu zor?

Evet, aklını kullanma seviyesinde sınıfta kalanlar için zor. Aklını bacak arasında veya mide bağırsak seviyesinde anca kullananların ahlakı da sınıfta kalıyor demek ki…

İnsan olma yolculuğunun en önemli çabası aklını kullanma seviyesinde yükselmektir. Bu çaba beşere, tanımadığı kişilerin hakkını yememe bilinci yanında, başkalarının haklarını da koruma sorumluluğu yükler. Bu bilinç ve sorumluluğa ulaşan beşer, insan olmaya doğru yükselirken mümin olma dairesine de girer…

Bu seviyeye ulaştığında biraz durup soluklanmalı, derin bir nefes almalıdır: Güçlü bir akıl ve güzel bir ahlakla beslenen vicdan nihayetinde başkalarının hakkını, hukukunu gözetme erdemine ulaşır. Burası güzel ahlakın erdem seviyesine ulaşıp samimiyet ile amellere yansıdığı ihlas durağıdır: insan olmak isteyene, mümin olmak isteyene.

O halde bir kez daha altını çizelim: Yalanı ilk uyduran kadar, araştırmadan yayan da o yalanın suç ortağıdır. Aldığın bir haberi, durumu, görüntüyü paylaşmadan önce bir dur, düşün, sorgula…

Yalan dünya için, bu kadar yalan niçin? Cevap ara… Siyasette, ticarette, dinde, tarihte ve günlük hayatında, kof kalabalıklara ve parlatılmış algılara aldananlardan olma

İşin aslını ara!
Dinin manasını anla!
Görüntüye söylentiye kanma
Selam ve dua ile, kalın sağlıcakla.