18 Ağustos’ta İsrail savaş uçakları, Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafedeki Ebu Zuhur Hava Üssü’nü vurdu. Saldırının ardından Ankara sert tepki gösterdi. İsrail ise saldırısını, Suriye’de olası bir Türk askerî konuşlanmasına ilişkin güvenlik gerekçeleriyle savundu; Türkiye ise bu iddiaları kabul etmedi.

Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Bir devlet, başka bir ülkenin egemen topraklarında, kendi güvenlik hesaplarını gerekçe göstererek istediği zaman hava saldırısı düzenleme hakkını kendisinde görüyorsa, uluslararası hukuk nerede başlar, nerede biter?

İsrail’in yıllardır uyguladığı anlayış tam da bu sorunun merkezindedir.

Gazze bize ne anlatıyor?

Gazze’de yaşananları yalnızca rakamlardan ibaret görmek mümkün değil. Bombalanan evler, hastaneler, yerinden edilen aileler, açlıkla mücadele eden çocuklar ve temel ihtiyaçlara ulaşmakta zorlanan milyonlarca insan var.

Bugün BM kuruluşları Gazze’de kıtlığın teyit edildiğini bildiriyor ve acil ateşkesle insani yardımların engelsiz biçimde ulaştırılması çağrısı yapıyor.

Bir halkın güvenliğini sağlama iddiası, o halkın tamamını cezalandırma hakkı vermez.

Terör saldırılarına karşı güvenlik gerekçesi öne sürülebilir. Fakat güvenlik ile sınırsız güç kullanımı aynı şey değildir. Devletlerin güvenlik hakkı olduğu kadar sivillerin de yaşama hakkı vardır. Uluslararası hukukun anlamı tam olarak burada ortaya çıkar.

Mavi Marmara'yı unutmadık

Mavi Marmara, Türkiye'nin İsrail'le ilişkilerinde hâlâ kapanmamış bir parantezdir.

O günlerde yaşananlar Türkiye kamuoyunda derin bir iz bıraktı. Bugün Gazze'ye baktığımızda o yaranın neden hâlâ kapanmadığını daha iyi anlıyoruz.

"Sarı öküzü Mavi Marmara'da mı verdik?" diye soranların öfkesi anlaşılabilir.

Fakat Türkiye'nin gücü, öfkesini kontrolsüz biçimde savaşa dönüştürmesinde değil; gerektiğinde yüksek sesle, gerektiğinde diplomatik masada, gerektiğinde ekonomik ve siyasi araçlarla karşılık verebilmesindedir.

“Haddini bildirmek” ne demektir?

İsrail'e haddini bildirmek, Türkiye'yi gereksiz bir savaşa sürüklemek değildir.

Haddini bildirmek; uluslararası hukukun çiğnenmesine sessiz kalmamaktır.

Haddini bildirmek; Gazze'deki sivillerin hayatını savunmayı diplomatik bir öncelik haline getirmektir.

Haddini bildirmek; İsrail'in Suriye'nin egemenliğini ihlal eden eylemlerine karşı güçlü ve somut diplomatik girişimlerde bulunmaktır.

Haddini bildirmek; Türkiye'nin güvenliğini tehdit eden gelişmeler karşısında caydırıcılığını korumaktır.

Ve en önemlisi, “Büyük devlet ne isterse yapar” anlayışının Ortadoğu'da kalıcı bir kurala dönüşmesine izin vermemektir.

Çünkü bugün Suriye'de başka bir ülkenin egemenliğini hiçe sayan anlayışa sessiz kalırsanız, yarın aynı anlayışın daha tehlikeli biçimde karşınıza çıkacağından emin olamazsınız.

Türkiye'nin cevabı öfke değil, ağırlık olmalı 

Türkiye'nin İsrail'le karşı karşıya gelmesi yalnızca iki ülkeyi ilgilendiren bir mesele değildir. Suriye, Gazze, Lübnan ve Doğu Akdeniz birbirinden kopuk dosyalar değildir. Her yeni saldırı, bölgedeki kırılgan dengeleri biraz daha bozuyor.

Nitekim ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack bile Ebu Zuhur saldırısını “gereksiz bir tırmanış” olarak nitelendirdi ve Türkiye, İsrail ve Suriye arasında çatışmasızlık mekanizması kurulması gerektiğini söyledi.

Ankara'nın yapması gereken açıktır: Ne İsrail'in saldırganlığını sineye çekmek ne de bölgeyi daha büyük bir savaşa sürükleyecek maceralara kapı açmak.

Türkiye, gücünü göstermeli; fakat gücünü akılla kullanmalıdır.

Çünkü gerçek caydırıcılık, ilk yumruğu atan olmak değil, karşınızdakine hangi sınırı aşarsa neyle karşılaşacağını açıkça anlatabilmektir.

Gazze'nin çocukları için de Suriye'nin egemenliği için de mesele budur.

Artık dünyanın bir yerinde hukuk, başka bir yerinde ise “güvenlik gerekçesi” adı altında keyfilik olmamalıdır.

Türkiye'nin söylemesi gereken söz nettir:

Sivillerin hayatı pazarlık konusu değildir. Devletlerin egemenliği dokunulmazdır. Uluslararası hukuk herkes için geçerlidir.

Ve evet…

Sarı öküzü bir kez verdik.

Ama bu, bundan sonra önümüze gelen her sarı öküzü vermek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.