Câmilerin yalnızca ibadet mekânları olmadığını, aynı zamanda eğitim, dayanışma, kültür ve şehir hayatının merkezinde yer aldığını vurgulayan Günay, tarihî örnekler üzerinden medeniyet ile câmi arasındaki ilişkiyi değerlendirdi. Konuşmasında Konya’nın Selçuklu dönemindeki ilim ve kültür hayatına da geniş yer veren Günay, câmilerin toplumsal yaşamdaki önemine dikkat çekti.

Günay, konuşmasının sonunda  Konya Büyükşehir Belediyesi ve Konya Kültür Daire Başkanlığına, Araştırmacı-Yazar-Gazeteci Mustafa Balkan’a ve tüm emeği geçenlere teşekkür ederek kendisini dinleyen katılımcılara şükranlarını ifade etti.


MEDENİYET İNŞÂSI OLARAK CÂMİ(LER)

Lügat anlamıyla câmi, Arapça kökenli bir kelime olup ‘cem’den “Toplayıcı, toplayan, cem eden, ihtiva eden, kaplayan içine alan, şâmil” anlamlarını ihtiva etmekle birlikte “Müslümanların ibadet maksadıyla toplandıkları yer, Müslüman mâbedi, mescid, büyük mescid, mescid-i câmi, mescid-i kebir” anlamlarına da geliyor. Câmii aynı zamanda “telif eden, toplayan ve derleyen, hazırlayan” demek. Birde “İran’da 15. yüzyılda yaşamış mutasavvıf, âlim, şair Molla Câmi” var.

Başlığımızda da ifade ettiğimiz gibi câmi (mescid) ve câmiler “mutlak surette bir medeniyet inşası ve onun en somut simgesi olarak görülebilir. İslâm medeniyetinin doğuşu, gelişimi ve yayılışı incelendiğinde, câminin sadece bir ibadet alanı değil; cemiyeti, kültürü, mimariyi, hukuku ve eğitimi şekillendiren merkezi bir kurum olduğu açıkça görülür.”


Peygamber Efendimiz, Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında ilk olarak Kuba Mescidi’ni inşa etmiştir. İslâm tarihinde bina edilen ilk mescittir. Hac ve Umre ibadeti içim Hicaz’a giden Müslümanlar Medine’de Kuba Mescidi’ni muhakkak ziyaret ederek iki rekât namaz kılarlar ve dua ederler. Kur'an-ı Kerim’de "takva üzerine kurulmuş mescit" olarak anılır (Tevbe Suresi, 108). Hz. Peygamber, burada namaz kılmanın umre sevabına denk olduğunu bildirmiştir. Kuba Mescidi’nin ardından Hz. Peygamber’in Medine merkezinde ensar ve muhacirlerle birlikte inşa ettiği diğer mescid ise; Mescid-i Nebi (Peygamber Mescidi)’dir. Hakları ödenen yetim çocuklarına ait arsa üzerine bina edilen Mescid-i Nebi’nin duvarları kerpiçten örülmüş, sütunları hurma kütüklerinden, çatısı ise hurma dalları ve yapraklarından yapılmıştır.

Hz. Peygamber döneminde Medine’de sadece ibadet alanı değil, yeni kurulan İslam devletinin ve cemiyetinin tüm ihtiyaçlarını karşılayacak kapsamlı bir sivil, ticarî ve askerî altyapı da inşa edilmiştir. Suffe Mektebi, İslam’ın ilk yatılı yüksekokulu kabul edilir. Evi ve ailesi olmayan sahabeler burada kalmış ve doğrudan Hz. Peygamber'den ilim öğrenmişlerdir. Hücre-i Saadet (Peygamber Odaları)’ten ayrı olarak Medine Pazarı kurulmuş, kuyular satın alınarak ve açılarak su kanalları kurulmuştur. Medine’yi savunmak için hendekler kazılmış ve savunma kuleleri kurulmuş ve nöbet yerleriyle birlikte gözetleme noktaları oluşturulmuştur. Hendek Savaşı’ndan sonra Müslümanlar savunmadan taarruz harbi yapmaya başlamışlardır. Hayber’in fethi, münafık Yahudilere karşı -yeni askerî stratejiler geliştirilerek- yapılan bir taarruz (saldırı) sonucunda gerçekleştirilmiştir. Kamus Kalesi’nin düşmesinde Hz. Ali’nin önemli rolünü ve olağanüstü  cesaretini de unutmamak gerekir.

Şanlı Peygamber, Medine’de bir medeniyet oluştururken ilk olarak mescidi (câmiî) merkeze koyarak onun etrafında mektep (okul), pazar yeri (ticaret), su kuyuları ve kanalları, sivil – askerî altyapısı olan bir şehir ve medeniyet inşâ etti. Hatta Hendek Harbi’nde (hicri 627) ilk sahra (seyyar) hastane bile kuruldu. İslam tarihindeki ilk organize askeri ve sivil revir olarak kabul edilen bu sahra hastanesinin (Rufeyde’nin Çadırı) ilk Müslüman hemşiresi Hz. Rufeyde’dir.

SELÇUKLU VE OSMANLI MEDENİYETİ

Ceddimiz Selçuklu ve Osmanlı da mescid ve câmiyi merkeze alarak etrafında mektep (okul), medrese (üniversite), han (alışveriş yerleri) ve hamamdan (şifahane) oluşan külliyeler oluşturarak kerpiç ve taştan evler ile binalar yapmışlardır. Ünlü Tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’nin verdiği bilgilere göre, Konya, Kutalmışoğlu Süleyman Şah tarafından 1074’te fethedildiğinde Alâeddin Tepesi’ndeki Eflatun Kilisesi, “kılıç hakkı” olarak “Selçuk Mescidi” yapılmış ve Alâeddin Camisi (11501221) yapılana kadar da iç sur içinde kalan bu mescid, Müslüman mabedi olarak kullanılmıştır.

Dikkat ederseniz Selçuklu’nun Başkenti Konya’daki imar faaliyetlerinin, Alâeddin Camisinin de yer aldığı tepe etrafında 1221’den sonra Ulug Sultan 1. Alâeddin Keykûbâd döneminde hızlandığını iç surlar ile dış surlara kadar mahalle, sokak ve kerpiç evlerden teşekkül bir şehir meydana getirilmiştir. Alâeddin Tepesi ve eteklerindeki ince Minareli Medrese, Karatay Medresesi, Sırçalı Medrese ve yıkılan diğer medreseler, mescidler, okul, han, hamam ve şifahanelerle birlikte Başkent Konya, bir ilim irfan yurdu ve o dönemin en kalkınmış refah devleti ve küresel bir güç hâline gelmişti.

Türkiye Selçuklu Devleti’nin “Altın Çağı” olarak kabul edilen 1220-1237 yıllarında Konya; siyasetin, ticaretin, ilmin ve sanatın adeta kalbi sayılırdı. Sultan Alâeddin Keykubad döneminde Konya, Moğol istilasından kaçan dönemin en büyük âlimlerinin, mutasavvıflarının ve sanatkârlarının sığındığı güvenli bir cazibe merkezi haline gelmiştir.  Bizzat Sultan'ın daveti ve himayesiyle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin babası Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled, Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Sadreddin Konevî gibi dehalar bu dönemde Konya'ya yerleşmiştir. Şehir saray entelektüelleriyle, dervişlerle ve medreselerle dolup taşmaktaydı. Alâeddin Camii başta olmak üzere ihtişamlı saraylar, surlar, medreseler ve darüşşifalar (hastaneler) inşa edilerek şehir bir sanat abidesine dönüştürülmüştür. İpek Yolu üzerinde bulunan Konya; kervansaraylar ağıyla örülmüş, hanları ağzına kadar ticaret mallarıyla dolu, Müslüman, Hristiyan ve Yahudi tüccarların güven içinde ticaret yaptığı zengin bir metropoldü.

CÂMİ VE MESCİDLERİN SOSYAL FONKSİYONLARI

Selçuklu Konya’sında câmi ve mahalle mescidleri, sadece günde beş vakit namaz kılınan binalar değil; sosyal hayatı, aileyi ve bireyi inşa eden çok işlevli kamusal alanlardı.

Moğol tehdidinin yarattığı toplumsal kaygı çağında camiler, bireylerin huzur bulduğu manevi sığınaklardı. Vaazlar ve dersler yoluyla bireye ahlâkî bir karakter ve İslâm kimliği kazandırılırdı. Büyük camiler ve mahalle mescidleri aynı zamanda birer okuldu. Sıradan bir vatandaş camide kıraat, tefsir, fıkık derslerinin yanı sıra temel okuma-yazma ve adab-ı muaşeret (görgü kuralları) eğitimini doğrudan alabilirdi. Aileler, mahalle mescidinde toplanan yardımlar ve kurulan vakıflar sayesinde desteklenirdi. Mahallede durumu kötü olan, evlenemeyen veya cenazesi olan bir ailenin imdadına ilk olarak mescit cemaati koşardı. Bu dayanışma 1980’li yıllara kadar devam etmiştir.

Çocukların büyüklerle birlikte mescide gelmesi, aile içi terbiyenin sokağa ve topluma entegre olmasını sağlardı. Ailevi bağlar, cemaat bilinciyle pekiştirilirdi. Selçuklu’da şehir, mahalle mescidinin etrafında şekillenirdi. Mescit, mahallenin yönetim merkezi gibiydi. Ahali orada toplanır, mahallenin asayişini, temizliğini, vergi dağılımını konuşur ve karara bağlardı.

Sultan Alâeddin Keykubad da dahil olmak üzere, devlet ricali ile halk (tebaa) aynı halının üzerinde omuz omuza saf tutardı. Bu durum sınıflararası uçurumları psikolojik olarak törpüler, cemiyet adaleti ve devlete olan bağlılığı güçlendirirdi.

Şehre yeni taşınan yabancılar, göçmenler veya dervişler, mahalle mescidi vasıtasıyla yerel topluma hızlıca adapte edilir ve yalnız kalmaları önlenirdi. Alâeddin Keykubad dönemi Konya'sında camiler, taşın estetiğe dönüştüğü mimari yapılar olmanın ötesinde; devletin vizyonunu, ahiliğin ahlâkını ve tasavvufun hoşgörüsünü toplumun en küçük hücresine kadar taşıyan yaşayan birer organizmaydı.

KONYA ÖRNEĞİ: “GÜLE OYNAYA CAMİYE GEL”

Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyet’le birlikte camiler ve medreseler, tekke ve zaviyelerin kapatılmalarıyla birlikte eski fonksiyonlarını yapamaz duruma geldiler. Günümüzde ise câmi ve mescidler, günde beş vakit ezanların okunduğu ve namazların kılındığı mabetler olarak o eski dinî, sosyal ve kültürel fonksiyonlarına hasret. Câmi cemaatinin azalmasıyla birlikte anne ve babalar, kız ve erkek çocuklarını da camiye getirmez oldular. Konya belediyeleri, (büyükşehir ve merkez ilçeler dahil 31 ilçede) il müftülüğüyle birlikte çocukları cami ve mescitlere çekmek için “Güle Oynaya Camiye Gel” gibi bisiklet ödüllü yarışmalar ve benzeri projeler düzenlemekteler.

Her Müslüman anne ve baba, İslâm inancına göre çocuklarına dini, ahlâkı ve görgü kurallarını öğretmekle mükellef. Sosyal medyada oyunla zaman geçirmek yerine çocuklarını yaş gruplarına göre daha başka dinî, sosyal ve kültürel farkındalıklara yönlendirilebilir.

Bu vazife aileye, cemiyete düşmekle birlikte devlete de okullar ve diyanet teşkilatı vasıtasıyla bir takım yükümlülükler getirmektedir. Her şeyden evvel ülkemizde yanlış anlaşılan ve yanlış eylemlere sebebiyet veren “Laiklik” ilkesi üzerinde konsensüs sağlanarak din ve devlet işlerinin tekrar düzenlenmesi gerekir.

Son olarak Konya Büyükşehir Belediyesi ve Konya Kültür Daire Başkanlığına ve Araştırmacı-Yazar-Gazeteci Mustafa Balkan Bey’e katkılarından dolayı teşekkür ederim. Katılan herkese beni dinledikleri için teşekkür ederim.

İbrahim Günay böyle konuştu.


Günay’ın konuşması, câmilerin tarih boyunca üstlendiği dinî görevlerin yanı sıra eğitimden sosyal dayanışmaya, şehir planlamasından kültürel gelişime kadar uzanan çok yönlü işlevlerine dikkat çekti. Konya’nın köklü medeniyet mirası üzerinden yapılan değerlendirmeler, câmilerin geçmişteki toplumsal rolünün ve günümüzdeki öneminin yeniden düşünülmesine vesile oldu.